11 Ocak 2013 Cuma

SULTAN VE CARİYESİ


SULTAN VE CARİYE

  Bir zamanlar bir sultan vardı. Hem serveti çoktu, hem gönlü zengindi. Bir gün,dostlarıyla beraber ava çıktı.Yolda giderken, bir cariye gördü. Cariye öyle güzeldi ki, sultan ona oracıkta aşık oldu. Bir kuş, minicik kafesinde nasılçırpınırsa, sultanın yüreği de, göğüs kafesinde öyle çırpınmaya başladı. Bedeli neyse ödeyerek cariyeyi satın aldı.
   Sultan mutluydu. Ay yüzlü sevgilisine kavuşmuştu. Ancak mutluluğu uzun sürmedi. Çünkü güzel cariye hastalandı.
  Ülkenin dört bir yanından hekimler çağrıldı. Sultan onlara yalvardı:
''Her ikimizin de hayatı sizin ellerinizdedir. Benim hayatımın önemi yoktur. Benimhayatımın canı onun canıdır. Kim, iyileştirirse; herşeyimi, inci ve mercan hazinelerimi ona vereceğim!''
   Hekimler dediler:
  ''Ey sultan! Biz bu uğurda canla başla çalışacağız. Zekamızı, bilgimizi ve tecrübelerimizi bir araya getirip, öyle tedavi yapacağız.''
  Hekimler kendilerinden o kadar emindiler ki, içlerinden hiç biri, ''Biz elimizden geleni yaparız ancak şifa veren Allah'tır. Hastamız iyileşirse,onun izniyle iyileşir inşaALLAH ''demedi.
  Günler geçti. Hekimler güzel cariyeye hangi ilacı verdilerse, fayda etmedi. Zavallıcık eridi, inceldi, bir kıl kadar kaldı.
  Sultan ise ağlıyor,gözlerinden ırmaklar gibi yaşlar boşalıyordu. Cariyenin hastalığı günden güne artmaktaydı.
  Sultan baktı,bu hekimlerin hekimlikleriyle bu iş olmayacak, kalktı koşa koşa mescide gitti. Mihrabın önünde diz çöktü, secdelere kapandı. Kalbinin bütün samimiyetiyle Rabbine yalvarıp yakarmaya başladı.
  ''Allah'ım senin bana ettiğin ihsanı en küçük bu cihan hükümdarlığıdır. Ben ne söyleyeyim. Sen zaten kalbimin derinliklerinindeki arzuyu biliyorsun!''
  Sultan böyle pek çok dualar etti.
O sırada sultana ağır bir uyku geldi.Ve kendinden geçerek uyudu. Rüyasında ona nurlu bir ihtiyar adam göründü.Ve şöyle dedi:
    ''Ey sultan sana müjde! Dileklerin kabul oldu. Yarın kapına garip görünüşlü bir yabancı gelecek. Onu sakın geri çevirme. O bizdendir ve bizim tarafımızdan gönderilmiştir. Çok değerli bir hekimdir. Gerçek bir hekimde bulunması gereken tüm vasıflar kendisinde fazlasıyla mevcuttur. Ona güven, ona inan, ona emniyet et. Çünkü o güvenilir, inanılır ve emniyet edilir bir kişidir.''
  Sultan rüyasından uyandı ve sabahı beklemeye başladı. Güneş yükselip yıldızlar bir bir sönmeye başladığında, kalkıp pencerenin önünde tarif edilen kişinin gelişini beklemeye başladı.
  Bir ara baktı, sarayına doğru gelen birini gördü. Koştu, kapıcılardan, mabeyncilerden, hizmetkarlardan önce yetişip bu uzaklardan gelen adamı karşıladı. Kollarını açıp onu kuçakladı. Alnından ve ellerinden öptü. Oturdular, uzun uzun konuşup yemek yediler. Sonra sultan, onu alıp harem dairesine götürdü. Birlikte güzel ama hasta cariyenin yanıbaşına geldiler.
  Hekim, hastanın nabzına, ateşine teninin solgunluğuna baktı.
  ''Öbür hekimlerin verdiği ilaçlar, bu zavallıcığı daha hasta etmiş, şifa vereceği yerde güçten kuvvetten düşürmüş'' dedi.
  Hekim, güzel cariyenin hastalığını hemen anlayıverdi. Çünkü cariyenin vücudu sağlamdı. Ancak gönlü yaralıydı. Belli ki onun hastalığı, bir gönül hastalığı idi.
   Hekim, sultana döndü ve dedi:
''Sen dahil herkes çıksın gitsin.Burayı boşaltın.Etrafta kimseler kalmasın.Ben hastaya bazı sorular soracağım ama konuştuklarımızı kimselerin duymaması gerekir.''
  Harem boşaltıldı, herkes çıktı gitti. Bir hekim, bir de hasta cariye kaldı.
Hekim,elini cariyenin nabzına koyarak bir takım sorular sormaya başladı.
  ''Sen nerelisin?''Her memleketin ilacı başka olur. Anlat bakalım, eşin dostun akraban , ahbabın kimlerdir.?''
  Cariye, evinden eski efendilerinden, yerinden ve yurdundan bahsetmeye başladı. Hekim bir yandan onu dikkatle dinlerken, öte yandan nabzını izliyordu. Eğer cariye, kimin ismini söylerken nabzı hızlanırsa anlaşılacak ki, onun gönlünün şifası o kimsedir.
   Yaşadığı evlerden, şehirlerden, eski efendilerinden saydı durdu cariye. Ancak yüzünün renginde ne de nabzının atışında bir değişiklik olmadı. Ta ki, bir aralık güzeller güzeli Semerkant şehrinden bahsedene kadar.
  Semerkant denilince,cariyenin zayıf bileğindeki nabız, hızlandı.Yüzünün rengi değişti.
  Sonradan anlaşıldı ki cariye, Semerkantlı bir kuyumcuya aşıkmış. Gönlü nicedir o kuyumcunun hasreti ile yaralıymış.
  Böylece hekim cariyeyi yatağa düşüren asıl derdi öğrenmiş oldu. Ondan kuyumcunun hangi semtte, hangi mahallede oturduğunu öğrendi.
  Hekim, hastanın yanından ayrılarak sultanın huzuruna gitti. Ve ona olan biteni anlatarak şöyle dedi:
  ''Şimdilik bu derdin dermanı, o adamı bulup buraya getirmendir. Hediyeler hazırla, iki güvenilir adamını gönder. Kuyumcuyu sarayına davet et!''
   Sultan iki güvenilir kişiyi yola çıkardı. Onlar gide gide kuyumcunun dükkanına vardılar. Ona dediler:
   ''Müjde ey usta sanattar! Sultan, sarayın baş mücevhercisi olarak seni seçti!''
    Kuyumcu elçilerin yanlarında getirdikleri birbirinden kıymetli hediyelerin ışıltısına kapılıp, yola düştü. Yolculuk bitip de, saraya vardığında ise, hekim onu sultanın huzuruna çıkardı.
  Sultan kendisine büyük iltifatlarda bulundu. Sarayın hazinelerinin anahtarlarını teslim etti. Üstüne bir de, canından sevgili tuttuğu ay yüzlü cariyeyi verdi.
  Onlar altı ay kadar muratlarına erdiler. Cariyenin hastalığından eser kalmadı, tamamıyla iyileşti.
   Sonra hekim, zehirli bir şerbet hazırlayıp, kuyumcuya içirdi. Şerbeti içen kuyumcu, günden güne eridi, çirkinleşti. Cariyenin gözü önünde güzelliği kayboldu gitti. O çirkinleşince cariyenin de ona karşı olan aşkı kayboldu.
  Zavallı kuyumcunun gözlerinden kanlı yaşlar oluk oluk akmaya başladı. Ve çok geçmede ki bir gün:
  ''Bu dünya bir dağa benzer. İşlerimiz, yaptıklarımız da seslenmek gibidir. Seslerimiz ister güzel olsun, ister çirkin, o dağa çarpıp bize geri döner'' diyerek ruhunu teslim edip öldü.
  Onun ölümünden sonra cariye, aşktan ve hastalıktan tamamıyla kurtulup arındı.
  • Bu hikayede geçen sultan, insanın en kıymetli varlığı olan ruhtur. Güzel cariye ise nefsi temsil eder. Nefs, iyisine kötüsüne, faydasına zararına bakmadan her şeyi arzu eden yanımızdır. Uzaklardan gelen o hekim ise,insanlara doğru yolu gösteren Allah'ın güzel kullarıdır. Kuyumcu ise,şu gelip geçici dünya hayatıdır ki, nefs onu arzular ve bu arzu peşinde hasta olur. Nefsin peşine takılan ruh ise, onun hastalıklarının acısını kendi çeker. Oysa nefsin arzuladığı şeyler, güzelliklerini yitiren fani şeylerdir. İyi ki, bize onun gerçek yüzünü gösterecek başta Peygamberler olmak üzere, büyük insanlar vardır.

  Hz. Mevlana, bu hikayesinin başına şöyle bir izah düşmüştür:

''Bu hikaye aslında bizim kendi halimizin hikayesidir.''




Mevlana
Mesnevi Seçme Öyküler
Hazırlayan: SELİM GÜNDÜZALP Zafer Yayınları 1.Baskı Şubat 2005 S:31-36

BAKKALIN PAPAĞANI


MESNEVİ
BAKKALIN PAPAĞANI

    Bir bakkan vardı, dükkanında yeşil tüylü, güzel sesli ve çok maharetli bir papağan beslerdi. Bu maharetli papağan, müşterilerle konuşur, onları güldürücek neşeli şeyler söyler, dükkana da bekçilik yapardı.
   Bir gün bakkalın bir işi çıktı, aceleyle evine gitti. Geride papağanı bırakıp, dükkanı ona emanet etti.
Az zaman sonra bir kedi,bir farenin peşinde koşarken, dükkandan içeriye daldı. Papağan kediyi görünce çok korktu. Can korkusundan sıçradı, uçup yüksekçe bir köşeye kondu. Ancak konduğu köşede gül yağı şişeleri vardı. Papağan o korku telaşı ile, bunlardan bir kaçını devirip kırdı.
    Bakkal, evindeki işini bitirip dükkanına geldiğinde, bir de baktı ki; bütün dükkan yağ içinde! Bu işi papağanın yaptığını anladı. Çok kızdı ve onun başına sertçe vurdu.Yediği darbeden sonra papağanın başındaki bütün tüyler döküldü, kel oldu. Üstelik ötüşüp konuşmayı da kesti.
   Bakkal bu işe çok üzüldü.
   ''Elim kırılaydı da şu kuşa vurmayaydım'' diye ah vah etmeye başladı.
Sevgili papağanının tekrar konuşması için adaklar adadı, yoksullara sadakalar verdi.
    Üç gün,üç gece geçti. Dükkanında üzgün üzgün oturup, papağanı tekrar nasıl konuşturabilirim diye düşünüp duran bakkal, kuşa türlü türlü acayip ve garip şeyler göstererek dilini çözmeye çabalıyordu. Bir ara dükkanın önünden, başı kel bir derviş geçti. Papağan onu görünce birden dile geldi ve seslendi:
  ''Hey arkadaş! Sen niye kel oldun? Yoksa sen de benim gibi, gül yağı şişelerini mi devirdin?''
  • İnsanlar işlerinde aceleci davranmamalı. Çünkü Peygamber'imizin (sav) bildirdiğine göre, acele etmek şeytandandır, teenni, dikkat ile hareket Allah'tandır. İnsanlar öfkeyle davranıp, aceleci olurlarsa, sonunda pişman olacakları işler yaparlar.
    Temiz kişilerin işini kendi işine kıyas etme. Aslan anlamına gelen Farsça 'Şir' kelimesi ile süt anlamına gelen 'şir' aynı yazılırsa da,ayrı ayrı şeylerdir. Düşün ki,her iki arı da aynı çiçeği emerler birbirinden bal, diğerinden zehir meydana gelir. Her iki kamış da bir sulakta büyür. Fakat birinin içi boş, diğerinin içi şeker doludur.
Mevlana
Mesnevi Seçme Öyküler
Hazırlayan:SELİM GÜNDÜZALP Zafer Yayınları 1.Baskı Şubat 2005 S:21-23


AZRAİL'İN BAKIŞI


AZRAİL'İN BAKIŞI

  Süleyman Peygamber'in zamanıydı. Bir adam, koşa koşa onun sarayının kapılarına dayandı. Yüzü kederden sararmış, dudakları korkudan mosmor kesilmişti. Hz. Süleyman ona sordu:
''Sana ne oldu?''
Adam dedi:
''Ey sultan, Azraili gördüm.Bana öyle bir öfke ile baktı ki...''
''Peki'' dedi,Hz. Süleyman.''Benden ne istiyorsun?''
''Rüzgara emret,beni buradan alıp Hindistan'a götürsün.Belki canımı ondan kurtarabilirim.''
Hz. Süleyman emretti,rüzgar adamı alıp, denizleri aşarak Hindistan'ın ortalarında bir yere götürdü.
Ertesi gün bir meclis kurulmuştu.Azrail de oradaydı.
 
Hz.Süleyman ona sordu:
''O adamcağızı,vatanından ve ailesinden;mal ve mülkünden ayrı düşürmek için mi yüzüne öyle öfke ile baktın?''
 
Azrail cevap verdi:
''Ben öfke ile bakmadım ki...Ben onu yolumun üzerinde gördüce şaşırdım da baktım.Çünkü Allah bana, 'Onun canını bugün Hindistan'da al!''diye emretmişti.Oysa kırk kanadı bile olsa,aynı gün buradan Hindistan'a gitmesi mümkün değildi o adamın.
Ben bu yüzden çok şaşırdım ve ona hayretle baktım...''
  • Kimden kaçıyoruz kendinden mi?Bu hayali bir şey...Kimden kapıp kurtarıyoruz Allah'tan mı? Ne boş hayal. Dünya Allah'tan gafil olmaktır.  Dünya, para, pul, kadın, giyim, kuşam, dünyevi ticaret değildir, sadece bunu bil.
Bu dünya zindandır, biz de zindandaki mahpuslarız, zindanı del, kendini kurtar.
İlahi takdirden ve kazadan kaçmamız mümkün değildir.


Mevlana
Mesnevi Seçme Öyküler
Hazırlayan: SELİM GÜNDÜZALP Zafer Yayınları 1.Baskı Şubat 2005 S:29-30